Perşembe, Şubat 06, 2014

池袋、池袋です。(Nippon Banzai)

Evet, genelde bu tarz şeylerle ilgili pek yazı yazmayı sevmem ama bu Japonya seyahatim ile ilgili bir şeyler yazayım dedim.

THY, Tokyo biletlerine %50 indirim yapınca, fırsat bu fırsat hadi Japonya'ya gidek diyerekten aldık biletlerimizi.


Giderken, uçak oldukça büyük ve boş olduğu için yayıla yayıla rahat bir 11 saat geçirdik. Bir iki film seyrettim, sonra azıcık uyumaya çalışayım dedim, sağa dön, sola dön uyuyamıyorum. Arka koltuğumda uzanan Japon herifte sürekli itekliyor, bir ara uzanmış ışığımı kapatıyordu herif. Bir sor yani, hayır demem sonuçta. Ona uyuz olmaktan uyuyamadım doğru düzgün. Yaklaşık bir 10 saat bilmem kaç bin feet yükseklikte uçunca tabi beyinde bazı sinirler yanıyor. Kore/Seoul'un üstünden geçerken, Sevde bir ara "Oppalara bir hava boşluğu uzaktayız." diyerek çığır açtı bu sayede. ldkfhgldkfhgslkfgh


Neyse en sonunda Narita Havaalanına inince, bizim  içimiz kıpır kıpır oldu tabi de, uçağın bir körük bulup kapılarını açması da bir yarım saat sürünce, uçağın içinde 11 saat boyunca sıkılmadığımız kadar sıkıldık.


Avrupa ülkelerinin vize konusunda bizlere yaşattıkları o kadar dert ve sıkıntıdan sonra Japonya'da sadece bir "finger" diyerek size vize verip içeri almalarına hala pek anlam veremiyorum ve yaptığım uluslararası uçuşlar içinde havaalanından en hızlı çıkış yaptığım tek yer de Japonya'dır.


9 kişi gidince tabi, iletişimimiz kolay olsun diye, havaalanından taşınabilir modemler aldık. Bunu Japonya'ya gidecekler ve uzun süre kalmayacak kişilere tavsiye ederim. Her yerde free wi-fi olmasına rağmen, internete bağlanmak ve cep telefonu vasıtasıyla iletişim kurmaya çalışmak oldukça zor olabiliyor.


Sonra işte, Narita Express'e binerek Ikebukuro'ya doğru yol aldık. Narita'dan Ikebukuro'ya express trenle tam bir buçuk saat sürüyor. Trende de sürekli olarak, ilk Japonca, İngilizce, Çince ve Korece olarak anonslar yapılıyor. Anons dinleye dinleye gidiyorsunuz gideceğiniz yere. Hava beklediğimizden de sıcak olunca ve tam cam kenarında oturunca hafif hafif uyuklayarak geçirdik o bir buçuk saati.


Ikebukuro'ya gelince gps ile bakmamıza rağmen yanlış çıkıştan çıktık. Elimizde bavullarla bir on beş dakika yürüyerek oteli aradık. Binbir zorlukla oteli bulabildikten sonra, odalarımıza yerleştik, biraz dinlendik.

Akşam için SCANDAL konseri planları yapılmıştı ama şahsen ben SCANDAL'ın hiç şarkısını bilmediğim için çok sıcak yaklaşmamıştım programa. Sonra zaten bizimkiler de, bir gidip bakacağız duruma göre deyince, iyi o zaman Roppongi'ye birlikte gidelim ordan ayrılırız dedik.


Metroya girdik, Ikebukuro'dan Roppongi'ye nasıl gideriz diye kara kara düşünmeye başladık. Bir tane metro hat çizelgesi var ama o kadar akıl karıştırıcı ki... İşte birilerine sorduk, hepsi farklı bir hattı söylüyor. Şurdan şuraya aktarma vs. En son iki tane kıza sorduk. Kızlar işlerini güçlerini bıraktı telefonlarından bizim için en kısa ve ucuz hattı seçtiler.

Tabi biz bu sırada, gene kaybolduk. Nerden çıkacağımızı, nerede aktarma yapacağımızı tam kestiremedik. Bir şekilde Roppongi'ye ulaşabildik.

Geçen yaz tatilini Japonya'da geçiren biriyle tanışmıştım. O bana Roppongi'de bir tane Hard Rock Cafe olduğunu söylemişti. Onu arayıp bulduk. Abartmıyorum, satış yaptıkları dükkan benim odam kadar bir yer var yok. Hiç bu alınabilir diye düşündürecek bir şey de satılmıyor.

Bir hayal kırıklığı yaşayarak çıktık ordan. Sonra yürüyerek Tokyo Kulesi'ne gittik. Akşam vakti ışıklandırmalarıyla oldukça güzeldi. Küçük bir dükkanda, Tenpura Soba yedikten sonra Ikebukuro'ya geri döndük. Dönerken, çok kolay döndük ama nasıl olduğunu bizde tam anlayamadık. Uykusuz kaldık, yorgunuz diyerek saat 10'da attık kendimizi yataklara. İki saat sonra uyandık, sonra uyuyamadık zaten. Sabah 3'e kadar Ufuk'la muhabbet ettik sonra, eh uyumaya çalışalım bare diyerek bir iki saat daha uyuduk. Sabah kahvaltı da herkes dün gece nasıl uyuyamadığını anlatıyordu.

O sabah kahvaltı setinde, Miso çorbası vardı. Ondan bir iki kaşık bir şey içmiştim. Herhalde o diyorum, bana alerji yaptı. Yüzüm kıpkırmızı nokta nokta oldu bir anda ama yarım saat içinde geçti. Ondan sonra o çorbayı bir daha içmedim tabii.


Sonra, topluca Akihabara'ya gidelim dedik. Istasyondan çıkar çıkmaz, karşımıza kocaman chibi Levi ile Sega çıktı hepimizin dibi düştü.

Her köşe başında maid kıyafeti giymiş kızlar, kafelerine çağırıyorlar. Fotoğraflarını çekmek istedik ama, onlar çektirmek istemediler. Bizde zorlamadık fazla. Ordan bir iki gruba ayrıldık. Biz önce biraz dolaşalım dedik. Dolaşırken, daha o gün açılmış organik bir dükkana denk geldik. Bizi içeri davet ettiler. Birer dal çay ağacı dalı verdiler. Açtığı çiçeği demleyip içilebilirmiş. Biz bu dalları daha sonra Ueno Parkı'na gittiğimizde parkta bir yere dikmiştik. Bavulda paramparça olur diye. Neyse, dükkandaki amcaların hepsi bizimle fotoğraf çektirmek istedi. Hepimiz için tek tek poloraid ile fotoğraf çekip verdiler. İstanbul'dan geldik deyince, bizim gitmişliğimiz var dediler. Zaten konuştuğumuz 10 Japon'un 8'i Türkiye turu yapmış maşallah. Türkiye'yi bizden iyi biliyorlar. Ordan çıkınca Gundam Cafe ve AKB48'in önünden geçtik. Nasıl tıklım tıklımlar. AKB'nin önünde millet toplanmış dans ediyor falan.



İstasyonun içindeki dükkanların bir tanesinin her tarafı bu şekilde, anime-film!Kuroshitsuji'ler ile doluydu. Sanırım, film yüzünden küçük bir sergi açmışlar ama buraya girmedim dışardan sadece fotoğraflarını çektim. 

Daha sonra bir kitapcıya denk geldik. Dünyadaki en çok kitap okuyan ülkede, kitapçı bulmanın bu kadar zor olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama zaten herkes, internet üzerinden okuduğu için ulaşması zor olmuyordur orası olayın başka bir noktası. 


Kitapcıdan, N2 için grammer kitaplarını alıp hemen manga katlarına çıktık. İlk kata çıkar çıkmaz, hemen merdivenlerin karşısına hentai ve yurileri koymuşlar. Amcalar ve gençler gayet ciddi ifadelerle bunları okuyorlar falan. Yan raflarda Shounen Jump serileri dizi diziydi. Assasination Classroom (暗殺教室) serisi oldukça popüler. Jump çok takip etmeyen biri olarak seri oldukça ilgimi çekti. 


Kuroshitsuji'nin yeni bir artwork kitabı çıkmıştı. Deste deste onu dizmişler her tarafa. Yok almayayım ben diyerek bir üst kata çıktım. Üst katta Yaoi ve Shoujo serileri yan yana dizmelerine pek anlam veremeyerek en çok satan BL serilere baktım. Serilerin nerdeyse hepsini okuduğumu fark ederek bir hayatımı sorguladım. Sonra Yoneda Kou'nun kitaplarını aldım. Saezuru Tori'nin ikinci cildini bulamayınca biraz aranmaya başladım. İki tane kız, bir tane BL kitabı açmış gülüşüyorlardı, bare şunlara sorayım dedim. Biz Taiwan'dan geldik bilmiyoruz dediler. Çaresi yok çalışan kıza sordum, kız iki saniyede getirdi kitabı. Bu arada, Japonya'da kitapları yayıncı kuruluşlara göre diziyorlar. Alacağınız serinin hangi yayınevinden yayınlandığını bir kenara yazarak gitmeniz daha iyi olacaktır. Öteki türlü binlerce kitabın arasında onları arayıp bulmak çok uzun sürüyor. Ya da Japonca biliyorsanız sorabilirsiniz. 



Kitapcıdan çıkınca Yodabashi-Akiba'ya gittik. Elektronik sözlük almayı düşünüyordum bir sorayım fikir sahibi olayım dedim. Fiyatlarının otuz bin yenden başladığını görünce vazgeçtim. Bir de, orta okul, lise sınıflarına göre çeşit çeşit modelleri varmış. Anlatan adama teşekkür edip, oyuncak bölümüne çıktık. Her taraf mı pokemon dolu olur. Bir aklım dönmedi değil. Tamagotchi'ler hala satılıyor. İnanamadım. Burdan arkadaşlarıma ve kendime bir iki tane küçük pikachu alıp çıktım.


Sonra yemeğe gittik. Ben sebzeli ramen yedim. Ufuk gyoza istedi. Gyozalar o kadar lezzetliydi ki, resmen ramen istediğime pişman oldum. Yemeğimiz bittikten sonra, Akihabara'nın diğer köşesine doğru yürümeye başladık.


Bu arada, istasyonda Akihabara'ya özel haritalar var. Aradığınız şeyin (elektronik, anime, figur vs.) hangi dükkanlarda satılıyor olabileceğini ve o dükkanların nerede olduğunu gösteren oldukça faydalı bir harita. Bu haritadan yola çıkarak, animate'e gitmeye karar verdik. Yolumuzun üzerinde bir tane duty free dükkanı gördük. Ona bakalım dedik. Burda birkaç ay önce cdjapan'dan almayı düşünüp vazgeçtiğim SnK ürünlerini görünce bir aklım çelindi. Bardağı aldım ama tişörtün bedenini hatırlayamadım. Sipariş vermeyi düşündüğüm zaman bir tane tişörtümü ölçmüştüm M ve L arasındaydı. Hangisini almaya karar verdiğimi ve ölçüleri hatırlayamayınca almadım.

Dükkanın bir köşesini tamamen Hello Kitty'e ayırmışlar tam çıldırmalık. Burdan da çıktıktan sonra animate'e doğru yol aldık. Yol üzerinde Toranoana'yı gördüm, nasılsa Ikebukuro'dakine gideceğim diyerek Akihabara'dakine girmedim. Tabii sonra girmediğime pişman oldum.



En sonunda animate'e ulaşınca, hemen bir hışım kendimizi içeri attık ama içerisi nasıl tıklım tıklım. İğne atsan yere düşmeyecek derece bir kalabalık. Ufuk ve Kyo-san kalabalıktan rahatsız olup biz dışarda bekliyoruz dediler. Bende bir göz atıp çıkayım dedim. CD katına çıktım. Katın her köşesinde farklı bir şarkı çalıyor. Tam insanın kafasını sikmelik bir durum hakim dükkanda. Bende rahatsız olup, Ikebukuro'daki daha sakindir diye düşünerek attım kendimi dışarı. Akihabara'da işimiz bitince, hepimiz istasyonda buluşup Ikebukuro'ya geri döndük. Yolumuzun üzerindeki envai çeşit figür dükkanına bakmayı da ihmal etmedik tabii.

Akşam yemeğini birlikte yedik. Gittiğimiz dükkanda gyoza vardı bu sefer gyoza söyledim. Akihabara'da Ufuk'un yediği kadar lezzetli değildi ama yenmeyecek gibi değildi. Otelden Ikebukuro'daki tavsiye edilen yerler diye bir broşür vermişlerdi bize, orda Zai Watami diye bir yer bulmuştuk. Hadi dedik oraya gidelim. Haritaya göre otele de oldukça yakın, ara ara hiçbir yerde bulamadık. En son ismi sadece Watami olan bir yer bulduk. Aradığımız yerde orasıymış. İsimlerini değiştirmişler. Ama içkinin yanında yemek yenilen bir yer olduğu için ve karnımız tok olduğundan dolayı Watami'ye gidemedik. Sadece içebileceğimiz bir yer aramaya başladık ama dokuz kişinin aynı anda girebileceği bir yer bulamadık. Ikebukuro'nun arka sokaklarında Host Club, Striptiz Klüplerinin arasında dolaşmaya başladık. Bir ara, iki tane serseri tipli çocukla karşılaştım. Normalde hiçbir şekilde göz teması kurmayan Japonların aksine bana tip tip bakmaları ilginç geldi. Birbirimize tip tip bakarak ilerlemeye devam ettim.


Sonra baktık bir yer bulamıyoruz ana caddeye geri döndük. Bu sırada, yolun karşısında park etmiş beyaz bir limuzin gördük. Limuzinin yanından geçen kızlar çığlık çığlığaydı. Ünlü birini gördüm ama kim olduğunu bilmiyorum. dflkghlsdkfhglskdfhglskdf


Dokuz kişi birlikte bir şey yapabilecek gibi görünmediği için Ufuk'la birlikte bir kahveciye gittik. İlk soya sütlü latte içtik hiçbir şeye benzemiyordu. Sonra yeşil çaylı latte içtik o oldukça güzeldi. Ertesi sabah erkenden Osaka'dan Ufuk'un Japon annesi Fujita-san geleceği için, biz erkenden otele döndük.



Ertesi sabah, bir Japon olmanın vermiş olduğu güçle Fujita-san bizimle kalacağı iki günün planını çıkarmış bir şekilde geldi. Kahvaltı da biraz aklında neler olduğunu anlattı, ben biraz kendimi tanıttım falan. Sonra Asakusa'ya Sensouji (浅草寺) Tapınağına gittik. Asakusa, Japonya'nın en turistik yerlerinden olduğu için istasyondan çıkar çıkmaz herkes üzerine atlıyor, sizi gezdirelim diye. Pazar günü gittiğimiz içinde oldukça kalabalıktı. İtişe kakışa Tapınağa ulaştık. Tapınağın girişine upuzun turistik dükkanlar sıralanmış. Bunlara bakarak, ilerledik. Yelpazeler, hashiler, kılıçlar, anahtarlıklar, maneko, mamori. Japonya'ya has ne ararsanız hepsi burda. Ben bir ara kalem satan bir dükkana denk geldim. Kalem ne alaka burda diye düşünürken, kalemlerin üstünde isimler yazdığını gördüm. Takasugi Shinsaku, Sakamoto Ryoma gibi. Bu sırada dükkandan bir kadın çıkıp kalemlerin üzerinde yazan isimlerin Edo dönemindeki önemli askerlerden geldiğini anlattı. İlginçmiş diyerek devam ettim. Tapınağa ulaşınca, içeride Omikuji çektim. (fal) Fala göre, ben ermişim cennetliğim haberim yok. Keyfim yerine geldi tabi. Asakusa'da öğle yemeği yedikten sonra Tokyo'nun merkezine Shogun'un evlerini görmeye gittik.


 Evlere, önceden rezervasyon yapılarak girilebiliyormuş. Biz bunu bilmediğimiz için sadece uzaktan bakmakla yetindik. Evlerinin içinde olduğu park/bahçe oldukça güzeldi. Yerlerde Japon çiçeklerinden taşlar dizmişlerdi onlar çok hoşuma gitti.

Evlerin içine giremeyince tabi Tokyo'da ne yapacağımızı bilemedik. Her taraf gökdelenlerle dolu etrafta doğru düzgün bir şey görünmüyor. O gün bir de nasıl rüzgar esiyordu. Resmen yürürken arkadan bizi itiyordu. Rüzgar soğukta esince, hadi dedik dönelim bare. Trene bindik. Önümüzde bir tane yaşlı kadın var. Ben çok hastayım lüfen yakınımda durmayın size bulaşmasın hastalığım demez mi. Biz inanamadık buna tabii. Kadın hemen bir sonraki durakta indi. Türkiye'de olsa üstüne üstüne tıksırırlar. Neyse..

İşte gidiyoruz. Fujita-san, rüzgar çok kuvvetli treni bile sallıyor dedi. Biz hiç farkında değiliz ama. O dedikten sonra dikkat ettik gerçekten sağa sola sallanarak gidiyormuşuz ldskhldkfgh.


Otele geri dönünce akşam yemeği için ortak bir saatte buluşmak için odalara ayrıldık. O sırada ben birazcık uzanayım demiştim hemen uyuyakalmışım.


Sonra buluşma vaktine yakın Ufuk uyandırdı beni. İndik aşağa, Fujita-san bizi bekliyordu. Bu sabah istasyona giderken bir restoran görmüştüm oraya gidelim mi dedi. Olur dedik. Bizi Watami'ye götürdü iyi mi dfghkçflkhdfg.


Watami'de yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızdaydı resmen. Bir tane de çok tatlı bir garsonumuz vardı. Masamızın her yanından geçerken kaçamak bakışlarla bakıştık kendisiyle. Japonya'da bir yabancı olmanın verdiği çok artılar var. dl.fkhgdlkfgh

Bütün menüyü yedikten sonra otele geri döndük.






Ertesi gün Tochoumae (都庁前)'ye gittik. İlk olarak Nikorai-dou'ya gittik. Japonya'daki en önemli Ortodoks Kiliselerinden biri. Fakat kilisenin açılış kapanış saati olacağını pek düşünmemiştik. Biz gittiğimizde açık olmasına rağmen temizlik yaptıkları için bizi içeri almadılar. Bizde bir iki fotoğraf çekip yolumuza devam ettik.





İkinci olarak Yushima Seidou (湯島聖堂) tapınağına gittik. Bu tapınak da kapalıydı. 


Küçük bir bahçesi vardı ve kapıları açıktı ama pencereleri kapalıydı ve hiç kimse yoktu. Burda da bir iki fotoğraf çekip tekrar bir sonraki tapınak için yolumuza devam ettik. 

Bu arada günlerden pazartesi olduğu için hepimiz bulduğumuz ilk konbiniden Jump aldık. 

En son, modern binaların arasına sıkışıp kalmış Kanda Myoujin'i bulduk. (神田明神) Bu tapınak oldukça küçük görünüyor olmasına rağmen, tahmin ettiğimden daha büyüktü. Biz gittiğimizde de bir ayin yapılıyordu biraz onu izledik. Ben tekrar bir omikuji çektim. Bu sefer sadece şanslı çıktım. Kanda Tapınağını da gezdikten sonra yakın olduğu için Tokyo Üniversitesine gittik.


Üniversiteye giderken, bir tane Origami dükkanı bulduk. Dükkanda o kadar güzel şeyler vardı ki, kırk yıl düşünsem o dükkanda satılan ürünlerin sadece kağıt ile yapıldığını tahmin edemezdim sanırım. Dükkanın en üst katında origami kağıtlarının yapım aşaması anlatılıyor isterseniz gidin izleyin dediler. Bizde hemen gittik. Tek bir tane genç bir çocuk vardı. Oldukça da meşguldü. Ayıp olmasın diye bir iki şey anlattı ama biz teşekkür ederek çocuğu işiyle başbaşa bıraktık.


Dükkanın her tarafını inceledikten sonra, Tokyo Üniversitesi'nin diş hekimliği fakültesinin kampüsünde dolaştık. Fujita-san benim bugün için planlarım bunlardı deyince, gruptaki bazıları Tokyo Dome'da jet coaster'a binmek için bizden ayrıldı. Bizde günün diğer yarısında ne yapacağımızı yemek yerken konuşalım diyerekten kendimizi ilk bulduğumuz restorana attık. 

Fujita-san haritasına baktığında, Yushima Tenjin (湯島天満宮)'in yakın olduğunu oraya da gidebileceğimizi söyledi. Sonrasında Yoyogi (代々木)'deki Meiji Jingu (明治神宮)'ya gitmeyi teklif etti. Tamam dedik. Yemeğimizi yedikten sonra Yushima Tenjin'e doğru yürümeye başladık. 


Yushima Tenjin'in adandığı Tanrı, insanların öğrenmesine yardımcı olurmuş. Bu yüzden de öğrenciler girecekleri sınavlarda başarılı olabilmek için bu tapınağa gelip dua ederlermiş. Asılı duaların bir kısmına baktım; hepsi "X Üniversitenin Y bölümüne girmek istiyorum." tarzındaydı aşağı yukarı. 




Bu arada bu tapınaktaki ağaçlar, çok erken olmasına rağmen çiçek açmaya başlamışlardı. Bize ufak çaplı bir hanami havası yaşattılar. 

Yushima'dan çıktıktan sonra Yoyogi'ye gidebilmek için bir istasyon girişi aramaya başladık. Bu sırada tamamen şans eseri bir Jump Shop'a denk geldik. Hemen attık kendimizi içeri.


İçeri girer girmez kocaman bir Gintoki figürü karşılıyor sizi. 



"Aha işte bütün parayı Gintama ürünlerine saçacağım o an geldi" diye düşündüm Gintoki'yi görünce ama dükkandaki Gintama ürünleri o kadar az ve dandikti ki... yaşadığım hayal kırıklığını anlatabilecek kelimeleri bulamıyorum. Dükkana zaten Kuroko no Basuke ve One Piece hakimdi. Bleach'in yeri Gintama'dan bile azdı. Kurobasu ile ilgili bir şey alayım bare dedim ama ne alacağımı seçemedim. Bir tane köşede Midorima'nın chibi anahtarlığını gördüm ama o da belli bir miktarda alışveriş yapıldığında çekilişle veriliyormuş. Hay dedim böyle şansa... Sonra ellerim boş dükkanda hüzün içerisinde dolaşırken Fujita-san'ı AoEx köşesinin önünde gördüm. Bana seriyi bilip bilmediğimi sordu. Ben seri ile ilgili azıcık bir bilgi verince pek ilgisini çekmedi. Hemen arkasındaki Kurobasu köşesini gösterip serinin çok popüler olduğunu söyledim onları incelemeye başladı. 

Meğer kadıncağız bize hediye alacakmış. Bende kurobasu çok popüler diye diyince, hepimize kuroko'nun dosyasını aldı. Jump Shop'tan eli boş çıkan tek kişi olduğumu da buraya not olarak düşeyim.



    




  


 

Edo döneminin en büyük ve en önemli tapınağına ulaşmamız biraz uzun sürdü. Fakat gerçekten yürüdüğümüz o kadar yola fazlasıyla değdi. Tapınak o kadar güzeldi ki... Birde biz tam gün batımında gidince gözüme daha da güzel göründü. 

Yeni yılda, ülke çapında dilek dileyen çocuklar arasındaki en iyi dilekleri seçip bütün sene boyunca bu tapınakta asılı tutarlarmış. Tapınağın hemen yanında Yoyogi Parkı vardı. Bu kadar geldik orayı da görelim dedik. Park saat 5'de kapanırmış. Biz parka gelmişiz 4:55'de. İçeri girip hızlıca bir tur atıp çıktık. Görmedik demeyelim diye. Gerçi parkın neden saat 5'de kapandığını Fujita-san bile anlamadı, bu da olayın diğer bir ilginç noktası. 

Parkın arka kapısından çıkınca kendimizi Harajuku'da bulduk. İstasyon buluncaya kadar Harajuku'da azıcık yürüdük. Sonra Ikebukuro'ya geri döndük. Otelden verdikleri haritada, Watami'nin yakınlarında bir yerde shabu shabu restoranı gösteriyordu. Oraya gidelim dedik. Gün içinde Kyo-san'a dün akşam Watami'de yediklerimizi anlatmıştım. Fujita-san shabu shabu restoranını bulmaya çalışırken, bende Kyo-san'a Watami'nin menüsünü gösteriyordum. Bu sırada, yanıma bir tane çocuk geldi -Japonya'da bütün bar/restoranların önlerinde ellerinde menü ile bekleyen kişiler var, bizim dükkanımıza gel diye seni ikna etmeye çalışıyorlar. Yabancıysan, ingilizcesine güveniyorsa seninle konuşmaya çalışıyor, güvenmiyorsa senle göz göze gelirse kafasını çeviriyor- Elinde menüsü, çalıştığı restoranı anlatmaya başladı bana. Bende, bu akşam için shabu shabu yemeği planladığımızı söyleyince üzüldü, bizim restoranda o yok dedi. Çocukla birkaç dakika konuştuk. Sonra Fujita-san aradığımız restoranı bulunca çocuğa teşekkür ettim. Çocuk bana çok tatlısın dedi (*´∀`*) bende çocuğa teşekkür ettim. Sende çok tatlısın diyemedim. Hiç beceremiyorum bu işleri. Böyle böyle evde kaldım işte. d.lsfkghlskdfhgldf


Shabu Shabu'ya gittik işte. Bu kadar lezzetli olabileceğini hiç düşünmemiştim. İlk başta kız etleri getirdiğinde ben bunla doymam ki diye düşündüm. Yanına küçük bir pilavda istedik. Sebzeleri ve soslarıyla yemeğe başladık. Gerçekten tek kelimeyle enfes bir yemekti. Fazlasıyla da doyurdu. Gözümdeki tek eksi yönü restoranın 90 dakika içinde ye ve git politikası oldu ama biz zaten 50-60dk da yemeği bitirmiştik. Sıcak suyun içinden hashi ile mantarları seçmek tam bir çin işkencesiydi bunu da söylemeden geçmeyeyim.



 Restorandan çıktıktan sonra Kyo-san, ben otelime döneyim dedi ve bizden ayrıldı. Bizde hadi birer yeşil çaylı latte içelim dedik. Geri dönerken, aynı çocukla gene karşılaştım. Çocukla göz göze gelince, kibarca hafif eğilerek selam verdim ve gittim. Kahveciye giderken yolda Fujita-san, Host Club kültüründen biraz bahsetti. Her ne kadar Japonya'da çok yaygın olsa da hoş karşılanan bir şey olmadığını söyledi. Genç kızların, para için kendilerini yaşlı adamlara adamalarını doğru bulmadığını anlattı.

Lattelerimizi içerken Fujita-san, Ufuk ile olan anılarını, arkadaşlarını ve yaptığı seyahatleri anlattı. Saat biraz geç olunca, otele geri döndük yarın sabah 11.30'da Fujita-san Osaka'ya geri döneceği için erkenden kahvaltı için buluşma kararı aldık ve yatmaya gittik.


Ertesi sabah Ufuk'la biz biraz erken uyandık, erkenden kahvaltı için indik. Fujita-san'da gelince kahvaltıya gittik. Bu sırada, bir tane Japon amca, ingilizce öğrenmiş, pratik yapmak için bizim otelin kafesine gelmiş milletle muhabbet etmeye çalışıyor. Bize de geldi; yok nerden geldiniz, bugün için programınız ne? tarzı sorular soruyor. Bir ara Fujita-san'a bunlar senle mi kalıyor falan bile dedi. Sonra bize çikolata verdi iyi günler dedi gitti. Biz yemedik tabii o çikolataları.

Sonra Fujita-san, Merkez Tokyo'dan otobüse binerek gideceği için otobüs terminaline kadar götürdük kadını. Terminalin içinde ben yine bir Jump Shop gördüm. Ufuk'a Fujita-san'ı uğurladıktan sonra buraya bakalım dedim. Otobüsün kalkmasına on dakika vardı. Ayaküstü muhabbet ettik. Fujita-san'a bizim için yaptıkları için teşekkür ettik. Sonra bize bugün için ne program yaptığımızı sordu. Ufuk, benim dün Jump Shop'tan elim boş çıktığım için çok hayal kırıklığı yaşadığımı terminalde bir tane daha bulduğumuzu ilk oraya bakacağımızı söyledi. Fujita-san buna gülmeye başladı. Ben Jump içindeki tek bir seriyi sevdiğimi, o serinin de almaya değecek bir şeyini bulamadığımı söyleyince hangi seri olduğunu sordu. Gintama deyince bir durdu. "Onu anlaması zor değil mi?" diye sordu. Anladığım kadarıyla seviyorum deyince, bi güldü. Sonra bizi Osaka'ya çağırdı. Vedalaştık, otobüsüne binip gitti.


Bizde Jump Shop'a gittik. Bu şubesi dün girdiğimizden daha da küçüktü. Burda da alabilecek bir şey bulamayınca, Japonca hocama Kagami'nin bir anahtarlığını aldım onu seviyor diye. En azından bir şey aldım diye kendimi avuttum. Sonra Ufuk'la Ginza'ya gitmeye karar verdik.



Ginza'nın ününü bildiğimiz için çok büyük umutlarla gitmiştik ama bir hayal kırıklığı yaşadık çok sessiz sakindi. İstasyondan çıkınca diğer grubu beklemeye başladık. Beklerken, NHK'nin kameraları geçip durdu. Bir arabadan lise kıyafetli iki kız indi. Herhalde o gün çekim yapılacaktı biraz onları izledik. Sonra Tsukuji Balık Pazarı'na doğru yürümeye başladık. Bu sırada bir tane Kabuki Tiyatrosuna denk geldik. O güne özel bir indirimleri varmış, önünde upuzun bir sıra vardı. Yolumuz üzerinde çeşit çeşit bardak çanak satan yer vardı. Oralara baktık hep, Asakusa'da on beş bin yenlik hashileri gördükten sonra burda satılan beş yüz yenlik hashilere atladık. Yolumuz üzerinde bir tane büyük tapınağa denk geldik. Bulmuşken içine de bakalım dedik ama biz gittiğimizde bir cenaze töreni düzenleniyordu. İçeri giremedik. Balık pazarına gittik. 

Tsukuji'nin bütün özelliği sabah 5-6 gibi ilk açıldığında gitmek olduğu için biz gittiğimizde pazar sakindi. Biraz dolaştık. Bazıları sushi yedi. Biz Ufuk'la onigiri yedik. Sonra pazarda birbirimizi kaybettik. Biraz bekledik ama baktık gelen giden yok, kendimizi Japonya'daki zincir alışvriş merkezlerinden biri olan Mitsukoshi'ye attık. Satılan ürünlerin hepsi pahalı markalar olduğu için sadece bakmakla yetindik. Kat çizelgesinde, ikinci katın kimono olduğunu görünce hadi oraya bakalım dedik. İkinci kata çıkınca pırlantalar karşıladı bizi. On - on beş çalışan birden önümüzde eğilince biz buraya ait değiliz diyerek çıktığımız gibi aşağa indik tekrar. dlfkghlsdkfhglkdfhg


Sonra kitapçılarla dolu olmasıyla ünlü Kanda (神田)'ya gidelim dedik. Burda da yanlış istasyondan çıktık. Kitapçıları bulucaz diye bütün ilçeyi baştan aşağa yürüdük resmen. En son kitapçıların olduğu noktaya geldiğimizde halimiz kalmamıştı. Starbucks'a gittik az dinlenelim diye. Sevgililer günü için özel bol çikolatalı bir latte yapmışlar ben ondan içeyim dedim. Hiçbir şeye benzemiyordu. 


Birkaç kitapçı gezdikten sonra geri dönmek için metro istasyonu ararken RPG figürleri satan bir dükkana denk geldik. Dibimiz düştü tabii. Çok güzel bir hobbit seti vardı. Fiyatı da ayrı bir güzeldi. Sadece fotoğraf çekip, her şeyi inceledikten sonra çıktık dükkandan.

Ikebukuro'ya dönünce, Kyo-san'ı Watami'ye götürdük. Bu sefer bizi iki kat aşağa aldılar. Bize servis yapan kızında aklı bir karış havada olduğu için o akşam Watami'den pek memnun kalmadık. Çapraz masamızda da bir kız grubu oturuyordu. Sırf gürültü onlara da ayrı bir uyuz olarak yemeğimizi yedik ve kalktık sonra biz Ufuk'la otelimize döndük.


Cecille bana şu tweeti göndermişti. Shinjuku'ya gideceğimiz gün bu hattı kullanıp gidelim demiştik Ufuk ile. O gün için programımız ilk Ghibli Müzesine gitmek, günün diğer kısmı içinse Shinjuku'ya gitmekti. Ghibli için konbinilerden özel bilet almak gerekiyormuş. Gittik bir konbini'ye. Saat 10, 12, 14 ve 16 için giriş gösteriyor ama bütün biletler tükenmiş! Japonya'da kalacağımız günler boyunca bütün saatlere baktık ve yer bulamadık. Bir başka hayal kırıklığıyla Shinjuku'ya gittik. 


Shinjuku'da Takashimaya'ya girdik. Alışveriş merkezinin en üst katında sergi varmış ona bakalım dedik. Yaşlı yaşlı amcalar, kokeshi, hashi gibi el becerisi gerektiren şeyler yapıyorlardı; biraz onları izledikten sonra Takashimaya'dan çıktık. Bir tane yüz yen shopa girdik. Oranın altını üstüne getirdikten sonra Japonların fast food zincirlerinden birine girip Teriyaki Burger yedik. Ufacıktı ama çok lezzetliydi. 

Dolaşırken bir tane kırtasiyeciye denk geldik. Her şey mi beni al der. Bildiğin defter ama o kadar güzel ve Japon ki... Ufuk tabi kendini kaybetti. Kalemler defterler. Bende bir tane defter alsam mı diye düşünmedim değil ama sonra vazgeçtim. Bir iki mağzaya daha baktıktan sonra hadi dedik Shibuya'ya gidelim. Shibuya'ya geçmeden önce Marunouchi hattına geçiş yapıp Kuroko'nun reklamlarını görmeye gittik. 





İlk yanlış Shinjuku durağında indik. Sonra karşı durağa geçip geri döndük. Ordan sadece Shinjuku durağına geçtik. Metrodan inince, reklamları gene göremedik. Sonra bir görevliye soralım bare dedik.  Görevli adama tweeti gösterek, doğru yerde miyiz diye sordum. Adam hemen arkanızda dedi. Kafayı bir çevirdik. Sıra sıra dizmişler bizimkileri.


Hemen yanlarında da Haikyuu!'nun upuzun bir reklamı vardı. O da bu bahar sezonu başlayacak, çok popüler olacağına inandığım bir başka spor serisi.  






Şimdi doğruyu söylemek gerekirse, Kurobasu fandom'una çok geç girmiş ve çok derinlemesine ilgilenmeyen biri olarak; internette gördüklerim kadarıyla en popüler karakterlerin Aomine, Kagami ve Kise olduğunu düşünüyordum. İşte öyle değilmiş. En popüler karakter açık arayla Midorima. Kızlar Midorima'nın olduğu kolonun etrafına toplaşmış sırayla fotoğraf çektiriyorlar. Diğer karakterlerin fotoğrafını bile çeken yok! Midorima'nın popüler olduğunu aslında ürünlerinin diğer karakterlerden daha pahalı olmasından ve hep elimizde kalmadı demelerinden dolayı tahmin etmiştim. Aynı şey Levi içinde geçerli. Levi ile ilgili bir ürün bulamadım koskoca Japonya'da. 

Neyse burda da bol bol fotoğraf çektikten sonra Shibuya'ya gittik. O çok ünlü meydanından çıktık. Meydanın güzel panaromik bir fotoğrafını çekebilmek için yüksek bir yere çıktım ama insanlar sürekli haraket halinde olduğu için çok başarılı sonuçlanmadı. Ordan Hachiko heykeline gittik. Turistik görevimizi yerine getirince, Shibuya'da dolaşmaya başladık. Bir tane Disney Store bulduk oraya girdik. Orda da bir kendimizi kaybettik. Zorla kendimizi dışarı atabildikten sonra hemen karşımızda bir tane müzik dükkanı olduğunu gördük. Ben orda ruhumu bırakıp çıktım. 


Ordan Harajuku'ya doğru yürüyelim dedik. Kyo-san'a da Harajuku'ya gideceğimizi söylemiştik. O da gelince, ara sokaklardan birine girdik. Burda da üç katlı bir yüz yen shop bulduk. Şu ana girdiklerimiz içindeki en kaliteli ve güzeli buydu. Burda da parayı bırakıp, ara sokaklarda dolaşmaya başladık. Harajuku, alternatif Japon gençliğinin takıldığı yer olduğu için farklı farklı bir sürü tip gördük. Sonra ana sokağa çıktık. Yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık ama her yer bütçemizi aşacak şekilde pahalıydı. Tesadüfen bir tane japon pazarına denk geldik. Orda da çok şirin şeyler vardı. Bozuk paraları yüz yen dükkanında bitirdiğim ve para bozdurmak istemediğimden bir şey almadım burdan. 

Sonra baktık, Harajuku'da her yer pahalı Ikebukuro'ya geri döndük. Kyo-san, körili pilav yemek istiyorum demişti. Ikebukuro'ya dönünce köri yapan bir yer bulmaya çalıştık ama arayınca bulamazsın ya bizimki de aynı o hesaptı. En son bir yer bulduk hemen girdik içeri. Burası, önce siparişini verip parasının ödendiği bir yerdi. Verdik siparişimizi, paramızı da ödedik oturduk masalara. Ben paketleri koyarken, masanın aşağısında yürüyen bir böcek gördüm. Ufuk'a söyledim. Ufuk'ta arkamdaki duvarda bir böcek gördüğünü söyledi. Yemekleri beklerken yan masamızdaki amca, garson çocuğu çağırıp, masasında yürüyen böceği gösterdi. Çocuk gayet normal bir şekilde, cebinden peçete çıkarıp böceği aldı ve gitti falan. dflkhdlskfhg biz gayet dumur olmuş bir şekilde yemeğimizi beklemeye başladık. Yemek gelince bir birbirimize baktık. Bir iki kaşık alıp, hayatın yaşamaya değer olduğuna karar vererek başka bir restorana gittik. Gyoza pilav ortaya karışık bir şey yedik. Yemek yedikten sonra ayrıldık.


Ertesi gün Ueno Park (上野公園)'a gitmek üzere program yaptık.  Ordan da parktaki National Museum'a geçicektik. Otelden metroya gitmek için yürürken, gene bizim ingilizce konuşmaya meraklı amca ile karşılaştık. Bize nereye gittiğimizi falan sordu. Bir iki tane müze broşürü tutuşturdu elimize gene çikolata vererek yolcu etti.

Parka gelince, doğal olarak bir kaybolduk. Bir grup liseli genç vardı. Bunlara müzeye nasıl gidebileceğimizi Japonca sorduk. Bunlar bildikleri bir iki kelime ingilizce ile cevap verdiler.  Kızlardan biri bize haritasını verdi. Teşekkür ettik. Baktık bizimle inatla ingilizce konuşmaya çalışıyorlar. Bizde ingilizce konuştuk. Çocuklar ne dediğimizi anlamıyor, kızlardan biri söylediklerimizi Japonca'ya çeviriyordu. En son çocuklardan biri, kızın ingilizceyi ne zaman bu kadar iyi öğrendiğini merak etti dfgkhsldkfhglsdkfh. Saitama'dan okul gezisi için gelmişler. Biz sizi rahatsız etmeyelim o zaman diyerek müzeye gittik. Müzenin üç dört bölümü vardı. Birisi antik dönem, biri edo dönemi, bir tanesi inançlarını anlatan bir tane de boş sadece binayı gezdirdikleri bir bölüm. Biz antik dönem dışındaki bütün bölümleri gezdik. Oldukça hoşuma gitti. Özellikle, Edo dönemine ait, kılıçlar ve savaşta giydikleri giysiler çok güzeldi.

Müzeden çıktıktan sonra yağmur yağmaya başladığını gördük. Planımız Ueno'dan, Akihabara'ya yürüyerek gitmekti. Yağmur yağınca koşa koşa istasyona döndük. İstasyonda bir tane daha Hard Rock Cafe vardı. Hadi dedik oraya da bakalım. Yaklaşınca dükkanın tadilat yüzünden kapalı olduğunu gördük. 

Akihabara'ya giderken bizimkilere mesaj attım; figür almayı düşünüyorum dükkan önerin diye. Taha, bende Akihabara'ya geliyorum birlikte gideriz deyince, biz Taha gelinceye kadar yemek yiyelim bare dedik. İlk gittiğimizde Ufuk'un gyoza yediği yere gittik. Yemeğimiz bittikten sonra Taha ile buluştuk. 

Girdiğimiz ilk dükkanda şemsiye satılıyordu. İki yüz yenden başlayan fiyatlar diye yazmışlar, hemen kaptım bir tane gittim kasaya. Adam bin sekiz yüz altmış yen demez mi! Ben kasada yaşadığım şokla aldım o şemsiyeyi. Kendimi Japonya'da anlatabileceğim bir anı bu diye kandırarak çıktım dükkandan. Sonra gittiğimiz dükkanların birinden, çok beğenerek bir tane Gintoki figürü aldım. Gözümüzü ve ruhumuzu doyurduktan sonra Otele geri döndük.

O gün, Nouryoku Shiken'in de sonuçları açıklanıyordu. Otele dönünce hemen sonucuma baktım. Yüksek bir puanla geçtiğimi görünce keyfim bir yerine geldi. Bunu kutlamalıyız diyerek hemen Watami'ye gittik. Gene yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda şeklinde karnımızı doyurduk. Sonra sake içelim dedik ama menüde o kadar seçenek vardı ki, hangisi güzeldir nasıl içilir bilemedik. Neyse dedik, otele giderken konbiniden alırız. Watami'den çıktık. 

Tam karşımızda bir tane pachinko yeri vardı. Ufuk, gel bir el pachinko atalım dedi. Girdik içeri. İçerisi nasıl gürültülü. Bir tane makinenin başına oturduk. Nasıl başlatılır, oynanır anlamadık. Görevli birini de bulamadık. Kös kös çıktık ordan. Sonra otelin dönüş yolunda başka bir pachinko bulduk. Oraya girdik gene gittik oturduk bir tanesinin başına, yine anlamadık. Bu sefer görevli bir çocuk bulduk. 

Çocuğa sorduk nasıl oynanıyor bu diye. Çocuk bu ileri seviye gelin sizi daha basit bir tanesine götüreyim dedi. Kalktık çocukla birlikte gittik. Çocuk bir tane de kitapçık verdi. Ona baka baka oynamaya çalışalım dedik ama gene bir şey anlamadık.

Sonra çocuktan bize yardım etmesini istedik. Çocuk az bişi nasıl oynandığını gösterdi ama oyun o kadar gereksiz saçma ki... Neyse yüz onbir topumuz kalmıştı. Onla da bir iki çikolata sakız falan aldık. Çıkarken çocuğa da dedik, çok saçma bir oyunmuş bu diye. Çocuk hayatını bunun önünde geçirenler var falan diyince, bir yadırgadık yani. Çocuğa teşekkür ederek çıktık. 

Ufuk odaya döndü. Bende konbiniden içecekleri aldım. Aldıklarımı öderken, kasadaki çocuk bana yirmi yaşından büyük olduğunuzu onaylayın lütfen dedi. O an lan bana pasaport mu çıkartıcan şimdi?! diye bi triplendim ama çocuk sadece kasadan eveti seçmemin yeterli olacağını söyledi. Pek aklıma yatmadı ama evet diyerek içecekleri alıp çıktım. 

Sonra akşam Ufuk'la çeşitli saçma Japon Doramalarını izleyerek, aldığımız tatlılarla içtik içkilerimizi.


Ertesi gün planımız Ikebukuro'yu gezmekti. Akşam için grupça karaoke yapalım demiştik. Onun için önümüze çıkan bütün karaoke barlara fiyat sora sora dolaşmaya başladık. Bütün fan girl ihtiyaçlarımı Ikebukuro'da karşılayabileceğim bir haritayı hazırlamıştım gitmeden önce. Higashi Ikebukuro'ya doğru yola koyulduk.

İlk Toranoana'yı bulduk. Binanın altıncı ve yedinci katları diye görünce girişini aramaya başladık. Bulduk diyerek girdiğimiz yerden bir şüphe duyduk, altın kaplama kapılar falan bir anime store için fazla geldi bize ama, yanda 6F Toranoana diye görünce bindik asansöre çıktık altıncı kata.  

Ben hemen kendimi bir hışım içeri attım. Bir baktım içeride sadece erkekler var. Bir işgillendim. Raflara hızlıca göz gezdirdim. Sadece yuri olduğunu gördüm. Buranında kat kat ayrılmış olabileceğini düşünerek, bir üst kata çıktım. Üst katta, alt kattan daha fazla erkek vardı. Raflara göz gezdirince burda da hardcore hentailer olduğunu gördüm. Yok ben almayayım diyerek çıktım Toranoana'dan.

Çıktıktan sonra acaba yanlış yere mi geldik diye bir düşündüm, hem ismi hemde gps ile lokasyonu kontrol ettim. Doğru yerdi. O an Akihabara'daki 7-8 katlı şubesine girmediğime pişman oldum işte :( Ordan Animate'e gittik. Animate'inde en üst katına çıkıp baka baka aşağı inelim dedik. 


En üst katta anahtarlık, rozet, sticker ve chibi figürler tarzı ıvır zıvırlar satılıyordu. Kurobasu'nun one coin setini gördüm. Murasakibara, Akashi, Kagami, Aomine, Kise, Midorima, Kuroko, Hyuuga ve Takao'lu bir set vardı. Bunlardan bir tane alayım ana karakter çıkarma şansım çok yüksek dedim. Çıka çıka Hyuuga çıktı. Orda bir sinir oldum. Ama poşetinden çıkarıp bakınca, oldukça sevimli geldi. 

İlerde bir köşede kızlar toplanmış bir şeyler seçiyorlar oraya gittim baktım. Kurobasu'nun formalarını kapışıyorlardı. Gene dikkat ettim, Shuutoku'nun forması kalmamıştı. Neyse bir alt kata indik. alt kat doujinshiydi. Bu katta, Shingeki, Kurobasu ve Free! hakimdi. Biraz doujinshilere baktım ama aradıklarımı bulamadım. Bir iki tane Shingeki kitabına elim gitti ama daha bakacağım dükkanlar var aceleci olmayayım dedim ve almadım. 

Bir alt kat, tamamen BL serilere ayrılmıştı. Orda da biraz bakındım. Düşündüğümden daha fazla param kaldığı için Yonedo Kou'nun diğer serilerini de aldım. Yalnız, bu katta Kuroshitsuji ürünleri de satılıyordu. Artık ne ima etmek istemişler yoruma açık dfkjghdkjfghkdjf. Şeytan kanıma girdi ve Kuroshitsuji'nin artbookunu da aldım.

Diğer katta, shounen, seinen ve shoujo seriler vardı. Oralara da hızlıca göz gezdirdik. Sonra ben bir tualete gireyim dedim. Tualette Midorima'nın, "nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak" temalı bir afişi vardı. Bir an acaba tualete girmesem mi diye de düşündüm dlfkghldkfhglkdfh. Sonra giriş katından aylık dergiler alıp çıktım (Aria, Go Go Bunch ve GFantasy). Bu arada Animate'e gittiğimiz gün Kuroko Tetsuya'nın doğum günüymüş. Animate'in girişinde doğum günü mesajları için bir pano asmışlardı. 


 Sonra bir şeyler yiyelim dedik kendimizi bir restorana attık. Yemeğimizi yedikten sonra Sunshine City'e girelim dedik. Karşımızdan elinde K-Books torbası taşıyan bir kız görünce, K-Books'un yerini sordum kıza. Kız bir durdu, sonra tablet çıkarıp, benimkine benzeyen bir harita gösterdi bana. İçimden gittiğin yeri tarif edemiyor musun diye düşünürken kızın Japon değil, Çinli olduğunu fark ettim. Teşekkürler dedik devam ettik.

Sunshine City, oldukça dandikti. Bir iki dükkana baktık. Yarım saat sonra AFTERSCHOOL grubunun mini konseri olduğunu öğrendik. Hadi onu bekleyelim hem de dinlenmiş oluruz dedik. Onları bekledik. Kızlar sahneye çıkıp tek tek kendilerini tanıttılar. Sonra dans ederek şarkı söylemeye başladılar. Biz ilk şarkıyı izledikten sonra bize bu kadar yeter dedik ve Sunshine City'den çıktık.

Sunshine City'den tam Mandarake ve K-Books'un olduğu noktadan çıktık. Arada bir yerde küçük bir kafe vardı. Ufuk ben oturayım sen istediğin gibi bak dedi bana. Tamam dedim ve ayrıldık. İlk K-Books'un figür dükkanına girdim. Dükkan zaten küçücüktü ve yarısı Kurobasu'ye adanmıştı. Gene bir grup kız bir şeyler seçip duruyordu. Burda, benim animate'den aldığım one coin figürleri daha ucuza ve açık! görünce bir sinirlendim. Hadi Midorima'yı alayım dedim. Kuroko, Aomine üç yüz - beş yüz yenden Midorima bin yenin üstünde satılıyordu. Kalsın dedim çıktım dükkandan.

Sonra Mandarake'ye girdim. Yerin altında kocaman bir dükkan içerisi dişilerden geçinmiyor. En çok satanlara baktım. Sonra kategorilere göz gezdirdim. Dükkanda iki tane bilidiğin iş kadını elinde doujinshilerle dolaşıyordu. Dükkandaki düzen çok dağınıktı ama. Sadece Shingeki'nin bölümünde aradığım kitaplar var mı diye baktım. Orda da bulamadım. Elim boş çıkmayayım diye bir iki kitap alıp çıktım.

Ordan K-Books'un manga dükkanına gittim. Orda xxxHOLiC'in serisini bulunca eksik kitapları alıp serimi tamamladım. Tsubasa RC serisini de box set yapmışlar çok ucuza satıyorlardı. Kutuyu nereme nasıl sokarım bilemediğim için almadım ama içimde kaldı yani. Manga dükkanından çıkıp doujinshi dükkanına gittim.

K-Books, Mandarake'den daha organizeydi. Serileri ve pairingleri açık bir şekilde yazmışlardı. Aradığımı bulmam oldukça kolay oldu. Shingeki'de gene aradığım kitapları bulamadım. Koca bir koridoru Gintama'ya ayırmışlardı. İki tane Joui dönemini anlatan kitap aldım. Kurobasu bölümü bizim evin salonu kadardı. Oraya girersem çıkamam herhalde diyerek bakmadan çıktım. 

Ufuk'un yanına döndüm. Bizim gruptan kimseden karaoke için ses çıkmayınca, kuroshitsuji'nin filmine gitmeye karar vererek son seansa bilet aldık. Hala vaktimiz olduğu için etrafta biraz daha dolaştık. Book-OFF'da yüz yene manga satıldığını görünce orda kendimizi kaybettik.



Sinemanın kolonlarından birinde Trifecta çiftini görünce bir mutlu oldum. Filmin vakti geldi gittik oturduk yerimize. İlk Tiger and Bunny ile Movie Thief fragmanını yayınladılar. Onun hemen arkasından da, orjinal movie thief fragmanını gösterdiler. Benim için çok güzel bir gintama göndermesi oldu bunlar.

Ben, film ile ilgili hiçbir şey okumadığım için filmin Jack the Ripper Arc'ın günümüze uyarlanmış hali olduğunu anlayınca biraz bozuldum. Film çok ucuz bir prodüksiyondu. Hiro Mizushima beklediğimden daha iyiydi. Ciel'in cinsiyetinin değiştirilmesi sonucu Yana'nın bilinçaltında sakladığı fikirleri filme rahatca uyarlamışlardı. 5.5/10'lik bir filmdi ama izlemek istiyordum. İzledim mutluyum.

Gece otele geri dönerken sokaklar o kadar kalabalıktı ki, New York'a uyumayan şehir diyenler Tokyo'yu hiç görmemişler herhalde diye düşündüm.

Ertesi gün Asakusa'ya tekrar gittik. Bu sefer girmediğimiz ara sokaklara girdik. Japonya'ya has hediyelerimizi aldık. Öğleden sonra Ikebukuro'ya döndük. Dün Ufuk gittiği kafeyi çok beğendiğini söyleyince, yine oraya gittik. Bu sefer, yanımıza yine bir amca oturdu. İlk ingilizce konuşmaya çalıştı. Biz salak gibi, Japonca biliyoruz deyince ohooo, gelsin aptal aptal sorular. Bir kere Türkiye'yi sanırım bir Arap ülkesi sanıyordu; gereksiz gereksiz sorular sormaya başladı. Biz tabi rahatsız olduk. Yanımızdakiler, garson kız falanda anladı rahatsız olduğumuzu. Amca bir ara kalktı, bir dergi alıp geri döndü. Bildiğin erotik dergi. Açtı yanımızda okuyor. Türkiye'de var mı böyle dergiler falan diye gösteriyor bize. Sonra belki bize rahatsızlık verdiğini anladı, sessizce kalktı gitti. 

Bu sırada, K-Books'un önünde  kızlar toplanmaya başlayınca merak ettim neler oluyor diye. Kalktığımızda ordan geçtik. Meğersem bir shitsuji kafe varmış ona girmek için bekliyorlarmış. dlfkghldkfhgldfkhg

K-Books'un az ilerisinde Animate Cafe varmış. Sadece dışardan bir iki fotoğrafını çekmekle yetindim. Dönerken Book-OFF'a girip tonla albüm alıp çıktım. Odaya dönüp, bavullarımızı toparladık. Sonra son bir akşam yemeği için dışarı çıktık. Yemekten sonra gruptan birkaç kişiyle buluşup akşam bir şeyler içtik. Ordan da ayrıldık. 

Otelin çıkış saati sabah 10'du. Bir kahvaltı yapalım sonra boşaltırız dedik. Saat 9.30 civarındaydı kapıyı bir açtık temizlikçi kapımızda bekliyor. Bir huysuzlandık tabi, aşağa indik, tam 10 mudur bir 15 dakika da mı veremiyorsunuz dedik, tam 10 olmalı dediler. Bizde yukarı çıkıp, odayı boşalttık hemen. Sonra kahvaltıya gittik. Dönüş uçağımız akşam 10 olduğu için o süre içerisinde ne yapacağımızı bilemedik. Ikebukuro'da gitmediğimiz yerlere gittik son kez. Sonra dönüş için tren biletlerimizi aldık. Otelde beklemek yerine istasyonda bekleyelim dedik. Trenimiz geldi. Havaalanına ulaştığımızda uçağın yarım saat erkene alındığını gördük. 

Son kalan yenlerimi havaalanından çeşitli içkiler alarak harcadım. Ondan sonrada bekleme salonuna gittik, beklemeye başladık. 

Uçak, geldiğimiz uçaktan çok daha küçüktü. Çok dolu değildi ama insanları o kadar rastgele oturtmuşlar ki, kendimize yer bulamadık. İki büklüm kaldık bütün yolculuk boyunca. Bir de işin ilginç yanı, uçak hem yarım saat erken kalktı hem de İstanbul'a iki saat erken indi. Madem böyle bir şey mümkündü neden giderken onbir saat uçtuk lan biz diye bir isyan ettim. 

Eve dönünce, ilk bavulumu boşalttım. Aldığım hediyeleri ayırıp, ayarladım. Sonra banyo yaptım. Bütün gün sersem gibiydim. Gün içinde uyumamak için resmen kendimle savaş verdim. Ertesi gün uyandığımda resmen evimi yadırgadım. Neden Ikebukuro'da değilim ben?! modundaydım.

Bence oldukça, kısa, ama eğlenceli bir Japonya tatili yaptım. Düşmek istediğim dip notları da düşerek, yazımı bitiriyorum.

Japonya pahalı bir ülke ve bir tüketim toplumu. Normal şartlar altında almayacağı, almayı düşünmeyeceği birçok şeyi insana aldırabiliyor. Bu yüzden insanın kendine hakim olabilmesi çok önemli.

Vejeteryan bir insanın Japonya'da yemek bulabilmesi çok zor. Yemeklerin ağırlığı sebzeler olmasına rağmen, içine mutlaka bir şekilde et konuyor. Bazı yemeklerin içinde et olduğunu anlamıyorsun bile. Aynı şey, domuz eti konusunda da geçerli. Buna hazırlıklı olarak gitmekte fayda var.

Kızların, Ojii-san'lara dikkatli olması lazım. Bizzat kendim yaşadım, ve tanık oldum. Gerçekten erkeklerin genç kızlara karşı büyük zaafları var. Bazıları açık olarak tekliflerde bulunabiliyor. Cevap vermeden uzaklaşmak en mantıklısı.

Erkekler, gün içerisinde maid kafelere; akşamları da host clublara dikkatli olması lazım. Özellikle turist olduğunuz için kolunuzdan tutup, götürdükleri olabiliyor.

Farklı olduğunuz için dikkat çekiyorsunuz. Sürekli olarak sizi izleyen gözler görebilirsiniz. 

Tokyo'da istasyonlarda İngilizce anons yapılıyor kaybolmanız imkansız. Fakat dili bilmeden ülkede çok zorluk çekersiniz. Çoğu Japon'un ingilizcesi sınırlı birkaç kelimeden ibaret. Bunu hep şehir efsanesi olarak anlatıyorlar ama doğru.

Konuştuğunuz dilin İngilizce olmaması da yadırganıyor. Japonca anladığınızı anladıklarında daha çok ilgilerini çekmeye başlıyorsunuz. 

Her şeyi bir sisteme uydurmuşlar. Uyum sağlamalısınız. 

gibi. Bu sene N2'yi de geçersem beni tutabilene helal olsun. dlfkghldkfhglsdkfhg

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder